Okuma Süresi: 9 dakika

Ülkemizdeki ortalama bir anne ve babanın hissettiği gibi, SosyalAnneBaba olarak biz de çocuklarımıza öğrenmeyi ve gelişmeyi nasıl sevdiririz diye kendimize soruyor ve çocuklarımızın geleceğini inşaa etmek konusunda büyük sorumluluk taşıdığımızı hissediyoruz. Bu nedenle tüm anne ve babalar gibi, çocuklarımızın eğitimine ve kişisel gelişimine yönelik çeşitli adımlar atıyor, onları geleceğe hazırlamaya çalışıyoruz. Ancak bu süreçte insan bu soruların yanıtlarını aramadan edemiyor: Çocuklarımızı geleceğe hazırlarken, kendilerini geliştirmeleri için onları nasıl yönlendireceğiz? Bilgiye karşı nasıl iştah duymalarını sağlayacağımız? Öğrenmek için nasıl teşvik edeceğiz? Bu konuları anne ve babalar olarak hiç değerlendirdik mi? Bu konuda işe yaran ve ne olduğunu bildiğimiz bir stratejimiz var mı? Yoksa bu konu üzerine hiç kafa yormadık mı?

Belki sizlerin de aynı yönde bir gözlemi vardır. Belki başka bir anne veya babanın yaptığına şahit olmuşsunuz, hatta kim bilir siz de bizzat yapmışsınızdır. İlginç bir şekilde birçok anne baba, çocuklarının bazı özelliklerini hem çocuklarının bizzat kendilerine hem de başkalarına karşı övmekten keyif alır. Anne ve babalar tarafından zaman zaman yapılan ve bilhassa birinci çocuklarda veya tek olan çocuklarda gösterilen bu davranışın kökeninde belki de biraz da “Ne güzel bir eser icra etmişiz be!” düşüncesi yatıyor. Ancak her ne kadar esas asıl maksat bir tür sevgi gösterisi olsa da, çocuklarımızı doğrudan kendilerine veya onların şahit olacakları şekilde başkalarına, yaptıkları üzerinden değil de kim oldukları veya sahip oldukları özellikler üzerinden övmek, çocuklarımızın yaşamlarında başarılı olma olasılığının azalmasına neden oluyor. Nasıl mı?

Sözler Gerçekliğin Nasıl Algılanacağını Belirler

Anne veya baba olarak bu şekilde davranıldığında, dünyayı yeni yeni öğrenmekte olan ve anlamaya çalışan çocuklarımıza, ulaştıkları bir başarının nedeninin, o başarıyı elde etmek için gösterdikleri gayret, sürdürdükleri azim ve gösterdikleri mücadele değil de, sahip olduğu özellikler olduğu mesajı verilmiş oluyor. Bir başka deyişle, asıl niyetimiz öyle olmasa da, verdiğimiz mesajlar ile çocuğumuza, elde ettiği başarının kaynağının çocuğumuzun ne yaptığı üzerinden değil, kim olduğu üzerinden açıklamış oluyoruz. Bu da çocuğumuzun zihninde “Nasıl başarılı olurum?” sorusu oluştuğunda, bu soruya yanıt olarak “Zekiyim, yetenekliyim, bu nedenle başarılıyım.” düşüncesini geliştirmesine, “Çalışırsam başarırım.” düşüncesi yerine “Zekamla, yeteneğimle başardım. Zaten zekiyim, çalışmama pek gerek yok, çalışmasam da başarırım.” düşünce kalıbının yerleşmesine neden oluyor. Bu durumda da zihinsel arka planda, çocuklarımızın hayatta başarılı olmak için zaten sahip oldukları özelliklerin onları başarıya ulaştırabileceğine, başarmak için çalışma, gayret ve azmin gerekli ve öncelikli olmadığını düşünmeye yönlendirmiş oluyoruz.

Herkese dünya standartlarında ücretsiz çevrimiçi eğitim verilebilmesi için Khan Academy’yi kuran ünlü eğitimci Salman Khan, bir eğitimci olarak bu yaklaşımın oluşturacağı sonucun farkına varmış ve “Bir kişinin doğuştan gelen bir özelliğini ya da yeteneğini ‘ne kadar zekisin’ gibi sözlerle övmek yerine, o kişinin yaşadığı bir süreci ‘bu sorunu çözmek için gösterdiğin gayret hoşuma gitti’ gibi sözlerle övmek, kişide büyüyen bir zihin davranışını güçlendirmenin bir yoludur. Süreci övmek, gösterilen çabayı onaylar; yeteneği övmek, kişinin sabit bir özelliği dolayısıyla başarılı olduğu (ya da olmadığı) fikrini güçlendirir.” sözleriyle açıkladığı kişisel yaklaşımı ve kendi çocuğu ile yaşadığı deneyimlerden hareketle, her zaman çocuğunun gayretini öveceğini ama ona zeki olduğunu hiçbir zaman söylemeyeceğini açıklıyor.

Gelişimi Tetikleyecek Yaklaşıma İlişkin Bilimsel Çalışmalar

Salman Khan’ın çıkarımı ile benzer olarak; 1980’lerden başlayarak günümüze kadar olan zaman diliminde yapılmış araştırmalarda, gösterdikleri çabaların değil, sahip oldukları özellikleri övülen çocukların akademik başarılarının daha kötü olduğu tespit edilmiştir.

Bu çalışmalarla aynı doğrultuda ve daha yakın bir tarihte, 2006 yılında, bilişsel sinirbilimci Jennifer A. Mangels ve ekibinin “Social Cognitive and Affective Neuroscience”da ilgi çekici bir çalışması1 yayınlanmış. Çalışma kapsamında, iki okulda bir anket gerçekleştirilmiş ve öğrencilerin “Belirli bir seviyede zekaya sahipsiniz ve bunu değiştirmek için yapabileceğiniz bir şey yok.” savına katılıp katılmadıkları tespit edilmiş ve bu sava katılanlar sabit zekaya inananlar olarak ve katılmayanlar ise gelişen zekaya inananlar olarak not edilmiş. Daha sonra bilgisayar karşısına oturtulan öğrencilere farklı disiplinlerden ve farklı konularda sorular sorulmuş, her soruda o sorunun cevabından ne kadar emin olduklarını da belirtmeleri istenmiş. Sorular bittiğinde, test tekrarlanmış ve öğrencilere bu kez sadece yanlış yaptıkları sorular sorulmuş ve bütün deney boyunca öğrencilerin beyin hareketliliği izlenerek takip edilmiş.

Deneyin sonucu ne mi olmuş? Sabit zekaya inanan öğrenciler de, gelişen zekaya inanan öğrenciler de ilk testte hemen hemen aynı seviyede başarılı olmuş ve cevaplarından hemen hemen aynı seviyede emin olduklarını belirtmişler. Ancak yanlış yanıt verilen soruların tekrar sorulduğu ikinci testte, gelişen zekaya inanan öğrencilerin hata yaptıkları ve tekrar çözmeleri istenen soruları daha yüksek bir başarı ile doğru olarak çözdüğü görülmüş. Dahası gelişen zekaya inanan öğrencilerin, tekrar sorulan soruları çözmeye çalışırken gerçekleşen beyin hareketlerinin daha yoğun olduğu, dikkatlerini çok daha fazla yoğunlaştırdıkları ve daha yüksek ilgi gösterdikleri tespit edilmiş.

2013 yılında Şikago Üniversitesi ve Stanford Üniversitesi’nden Elizabeth A. Gunderson, Sarah J. Gripshover, Carissa Romero ve Carol S. Dweck tarafından yapılan bir çalışmada2 ise, 1 ile 3 yaş aralığında bulunan 53 çocuk ve aileleri, üç yıl boyunca evlerinde filme alınmış. Ailelerin çocuklarına yaklaşımları gözlemlenmiş, yaklaşım şekillerine göre sınıflandırılmış ve çocuklarının gayretleri ile eylemlerini övenleri “süreci övenler”, çocuklarının yeteneklerini övenleri “kişiliği övenler” ve aferin veya çok güzel gibi genel övgülerde bulunan aileleri de “genel övücüler” olarak üç sınıfa ayırmışlar.

Çalışma sonucu ailelerin ortalamada çocuklarını aynı seviyelerde övdükleri görülmüş olmakla birlikte, çocuklar 7 ve 8 yaşlarına eriştiğinde çocukların seviyeleri ve hayata karşı yaklaşımları teste tabi tutulmuş. Çalışma sonucunda da gayretleri övülen çocukların girişkenliklerinin daha yüksek olduğu, sorun çözmede daha başarılı oldukları, çalışarak kendilerini geliştirebilecekleri fikrine çok daha fazla inandıkları ve eğitim hayatındaki zorlukları daha göğüsleme eğiliminde oldukları görülmüş.

Bu çalışmalardan çıkartılabilecek olan sonuç gayet açık. Bakış açısının insanın başarısında büyük bir önem taşımakta, zekanın geliştirilebilir bir özellik olduğu fikrini benimseyenlerin ve de gayretleri ve eylemleri övülenlerin daha da iyi öğrenmekte, bu nedenler de çocuklarımıza yaklaşımlarımız ve çocuklarımızın yaklaşımlarımızdan ciddi ölçüde etkilenen düşünce kalıpları ve bakış açıları üzerine daha fazla eğilmemiz gerekmektedir.

Peki Ne Yapmalı?

“Peki tamam, da, ne yapmalı ve çocuklarımıza nasıl mesajlar vermeliyiz?” sorusu kafalarımızda oluştu ise gelin ne yapmamız gerektiğine odaklanalım.

Öncelikle eğer sağlıklı bir bakış açısının yerleşmesini, çocuklarımızın karşılaştıkları zorluklar karşısında onları başarıya götürecek belirli tepkileri vermesini, verebilmesini istiyorsak, çocuklarımız ile olan iletişimimizi gözden geçirmeli ve belirli bir düşünce kalıbının oluşması için onlardan önce biz değişmeliyiz.

Önce anne babalar olarak siz inanacaksınız!

Bu yazının ana önermesi doğrultusunda yapılması gereken ilk şey, öncelikle anne ve baba olarak, başarılı olmak için gerekli olan şeylerin, sahip olunan ve değişmeyen özellikler olduğundan ziyade, gayret göstermek ve çalışmak olduğuna inanmaktır. Bu çözümlemeye ilk olarak biz anne babalar olarak inanır ve hem kendi hayatımıza hem de çocuğumuzun hayatına bu bakış açısıyla yaklaşırsak, çocuklarımızı da inandırabilir, aynı bakış açısını aşılayabilir ve onları cesaretlendirebiliriz.

Çalışan beynin geliştiğini ve güçlendiğini öğrenin, öğretin!

Yapılabilecek ikinci şey ise, beynimizin vücudumuzdaki kaslar gibi, kullandıkça gelişen, geliştikçe güçlenen bir organımız olduğunu bilmek ve bu konuyu çocuklarımıza da anlatarak beynimizin gerçekten de kullandıkça geliştiğine inandırmak olacaktır. Zira ilk defa, Londralı taksicilerin incelendiği meşhur çalışma ve sonrasında yapılan birçok çalışmalarla tespit edildiği üzere, beynin gelişiminin çoktan bittiğini sandığımız bir yaşlardan sonra bile, ihtiyaca bağlı olarak beynin ilgili bölgeleri, hacim olarak fark edilebilecek kadar anatomik olarak değişip gelişebilmektedir. Dolayısıyla kasların kullanıldıkça güçlendiği gibi beynin de zorlandıkça gelişmesi ve genişlemesi, sayısız bilimsel çalışma ve klinik örnekler ile kanıtlanmış ve yaygın bir şekilde kabul gören bir bilgiye dönüşmüş durumdadır. İşte bu durumu önce anne babalar olarak bizler kendimize telkin edecek ve özümseyecek, sonra çocuklarımıza öğretecek ve özümseteceğiz.

Çocuklarınızın benliklerini değil çalışmasını, gayretini, çabalarını övün!

Bir başka yapılabilecek şey ise, çocuklarımızın başarılarını sahip oldukları zeka, fiziki özellikler veya yetenekler ile bağdaştırmaktan ziyade, yaptıkları veya yapacakları çalışma ve gösterecekleri gayret üzerinden açıklamak, başarıyı elde etmek için gösterdikleri çabaları övmek olacaktır. Nasıl başarılı olacağını öğrenmeye çalışan çocuklarımızın, biz anne ve babaların sözlü ve sözsüz yönlendirmeleriyle başarıya giden yol ile çalışma, gayret ve azim ilişkilendirilmeli ki, bu sayede de çocuklarımızın beyinlerinde başarı kavramı ile çalışma, gayret ve azim arasında bağlantı oluşsun.

Hata yapmaktan korkmamalarını öğretin!

Denemeyi ve öğrenmeyi sevmenin önündeki en büyük engellerden birisi hata yapma korkusudur. Hata yapmaktan çekinmek ve geri çekilmek yerine her şekilde denemenin daha öğretici olduğu bir gerçektir. Bu nedenle çocuklarımızın hata yapmaktan korkmamaları için, hataların öğrenmek için bir fırsat olduğunu öğretmek, gelişim odaklı bir bakış açısına sahip olmaları açısından önemlidir.

Öğrenmekten Keyif Almalarını Sağlayın!

Çocuklar öğrenme sürecine etkin bir şekilde müdahil olmaları ve en az düzeyde stres yaşamaları durumunda, bilginin beynimizdeki amigdala bölgesinin süzgecinden geçip bilişsel seviyeye ulaşarak başka konular ile bağlantılar kurup “Hmmmm. Anladıııııım!” hissini yaşamaları mümkün olmaktadır.

Bu da beyinde dopamin salgısı salgılanmasını ve beynin yaptığı bu eylemden keyif almasını sağlayacak, beynin kendi kendine “Bu yaptığımız çok iyiydi! İlk fırsatta bunu bir daha yapalım!” mesajını verecektir.

Ek olarak öğrendiği bilgiyi neden öğrendiği ve o bilgiyi hayatta nerede kullanabileceği konusunda bir fikrinin olması da, ilgiyi ve öğrenme arzusunu arttırmaktadır. Öğrendiği bilgileri bir şekilde, uygun bir zaman diliminde kullanılmasını sağlayacak bir durum içinde bulunması -ki bu durumun raslantısal olarak oluşmasını beklemeyeceğiz, biz anne babaların gerekli bir senaryo hazırlaması gerekiyor- yine beyinde dopamin salgılanması sağlanarak, “Bu bilgiyi daha önce öğrenmiştik. Bak, şimdi burada kullandık. Bu tür bilgileri bu şekilde öğrenmek iyi ve yararlı imiş. Bunu bir daha yapalım.” hissi ile öğrenme ve öğrence süreci teşvik edilmiş olunacaktır.

Öğüt vermeyi bırakın, örnek olun!

Son olarak belki de en önemlisi çocuklarımıza öğüt vermek yerine örnek olmaktır…

İtalya’da bulunan Parma Üniversitesi’den Giovanni Rizzolatti, Vittorio Gallese ve ekibi, beynin ön lobunda normal nöronlardan farklı olan türde ayna nöronlar olduğu, herhangi bir eylemi yapan kişiyi izleyen bir kişinin ayna nöronlarının, kişinin kendisi bir eylem yapıldığında “ateşlenen” diğer nöronlarından farklı olarak, eylemi yapanların yaptığı eylemi sanki kendisi yapıyormuşçasına tepki vererek etkinleştiğini keşfetmişlerdir. Bu etkinleşme ile eylemi gerçekleştirmemize ve sadece eylemi izliyor olmamıza rağmen, beynimiz o eylemi kendisi yapıyormuşçasına bir deneyim yaşayabilmektedir. Hepimizde bulunan bu ayna nöronlar ve bu mekanizma, çocuklarda da bulunmakta ve çocukların hayatı öğrenme evresinde empati yapma, izleyerek öğrenme ve taklit ederek tecrübe etme gibi yürüttüğü işlemlerde oldukça etkindir.

Bunun dışında ABD’nin Kuzeybatı Üniversitesi’nde insanların karar alma süreçleri üzerine çalışmalar yapan Dr. Moran Cerf, beynimizin elektrik sinyalleri beraber vakit geçirdikleri insanların elektrik sinyalleri ile eşlediğini (senkronize hale geçtiğini) tespit etmiştir. Dr. Moran Cerf’in çalışmalarına göre, bireyler olarak beraber zaman geçirdiğimiz kişiler ile bir süre sonra aynı faaliyet kalıplarını göstererek, zamanla o kişilerle benzeşiyoruz.

İşte bu nedenlerle, beynimizin ayna nöronlar ile gördüklerini deneyimleme ve zamanla yakınındaki beyinler ile benzeşmektedir.

Son Söz Yerine…

Hiç lafı dolaştırmaya gerek yok. Çocuklarımıza öğrenmeyi ve gelişmeyi nasıl sevdiririz kaygısı duyuyor isek bizim kendimizi geliştirmemiz gereklidir. Eğer gerçekten çocuklarımızın dil öğrenmelerini istiyorsak, biz de öğrenmeliyiz. Çocuklarımızın kitap okumalarını istiyorsak, biz de okumalıyız. Çocuklarımızın zeka oyunları oynayarak zekalarını geliştirmelerini istiyor isek, biz de 7’den 70’e Herkes İçin Zeka Geliştirme Uygulamaları‘nı kullanmalıyız. Çocuklarımızın bilgiye karşı iştah duymalarını ve öğrenmekten keyif alarak sürekli öğrenme süreci içinde olmalarını istiyorsak, biz de sürekli bilgiyi aramalı, sürekli öğrenmeli ve onların da tüm bu yaptıklarımızı görmelerini sağlamalıyız.

Unutmamak gerekir ki, çocuklarımız bizim ve yaptıklarımızın aynasıdır…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.